Normların Sessiz Evrimi
- Kübra Tıbıkoğlu Bahadır

- 22 Şub
- 2 dakikada okunur

Bugünlerde toplumsal yapının sessiz ama derin bir dönüşümüne tanıklık ediyoruz.
Bir dönem toplumsal ahlakın dili olan ayıp kavramı, yazılı değildi fakat hissedilirdi. Kanun maddelerinde yer almazdı ama davranışlarımızı biçimlendirirdi. Ne yapılmaması gerektiğini, neyin “yakışık almadığını” öğretir, insanı içinde yaşadığı toplumla bir hizaya getirirdi. Ayıp, kalabalık içinde kendini saklamayı değil, kendine yakışanı gözetmeyi öğretirdi.
Bugün ise “ayıp” kavramı kamusal dilde çoğu zaman baskı, tutuculuk ya da gericilikle özdeşleştirilerek sessizce tasfiye ediliyor. Oysa ayıp, yasaktan önce gelirdi.
Yasak dediğimiz şeyler, ahlaki normların zayıfladığı yerde hukuki zeminde güç kazanıyor. Yasak olan hukuksal olarak karşımıza çıkıyor ancak hukuk, her zaman ahlaki olanı değil düzenlenebilir olanı sınırlıyor. Böylece ortaya bürokratik bir sorumluluk alanı çıkıyor ve insan, “iyi” olduğu için değil yaptırım olduğu için sınırda duruyor. Dikkat çekici olan şu: Kültürel kodların “ayıp” dediği birçok davranış bugün, hukuki düzenlemelerle korunmaya çalışılıyor. Başkasının onurunu zedelememe, hakaretin sınırlandırılması, nefret söyleminin engellenmesi ya da özgürlüğün başkasını rahatsız etme eşiğinde durdurulması gibi düzenlemeler vb. Aslında sıkça duyduğumuz bu yasaklar, bir zamanlar toplumsal ahlakın iç denetimiyle korunan alanlardı.
Din olgusunun güçlü olduğu toplumlarda günah kavramı inanç meselesi ile birlikte bir denetim mekanizmasıdır. Bu denetim, dışsal bir yaptırımdan çok, içsel bir muhasebeye dayanır. İnsan, yalnızca başkaları gördüğü için değil; kendi vicdanı şahit olduğu için de sınırda durur. Günah bu anlamda ilahi referanslı bir iç denetim alanı üretir. Kimse görmezken de insanın kendini tartmasını mümkün kılan bir sorumluluk bilincini besler. Bu bilinç, sadece ibadet alanıyla sınırlı değildir; kul hakkı, adalet, emanet, ölçü ve merhamet gibi toplumsal ilişkileri düzenleyen değerleri de kapsar. Dolayısıyla günah, bireysel gibi görünse de kamusal hayatın görünmeyen sigortalarından biridir.
Bugün ise günah büyük ölçüde bireysel tercihler alanına çekilmiş durumda. Kamusal bağlayıcılığı zayıflayarak kişisel inanç düzeyine indirgeniyor. Oysa bireysel alan ile kamusal alan arasında geçirgen bir ilişki vardır. İç denetimi zayıflayan birey, davranışlarını vicdanla değil, yaptırımla düzenlemeye başlar.
Bu noktada hukuk devreye girer. İç denetimin boşalttığı alanı dış denetim doldurmaya çalışır. Böylece yasalar ve yasaklar genişlemek zorunda kalır. Çünkü artık sınırı içeriden koruyan mekanizma yeterince güçlü değildir.
Vicdan zayıfladıkça mevzuat kalınlaşır. İç sorumluluk daraldıkça dış zorunluluk artar.
Sonuçta ortaya şöyle ilginç bir tablo çıkıyor: Ayıbın zayıfladığı, yasakların arttığı ve günahın öznel alana çekildiği bir toplumsal düzen. Bu durumda dış denetimin arttığı, iç denetimin zayıfladığı bir dünyada insanı insan yapan sınırlar nasıl korunacak?
Toplumsal düzen yalnızca yasalarla sürdürülemez. İç denetimi besleyen kavramlar aşındığında, hukuk genişler ama vicdan daralırsa, toplumsal güven de zayıflar. Belki de bugün yeniden konuşmamız gereken şey şudur: Yasakları artırmadan önce, ayıbı; cezayı büyütmeden önce, erdemi; denetimi genişletmeden önce, iç muhasebeyi nasıl güçlendireceğiz?



Yorumlar