top of page

Vitrin Taşlarken Cama Yansıyanlar

  • Yazarın fotoğrafı: Kübra Tıbıkoğlu Bahadır
    Kübra Tıbıkoğlu Bahadır
  • 3 dakika önce
  • 2 dakikada okunur

Modern çağın hızı içinde insan, kimi zaman yalnızca rasyonel hesaplar yapan bir varlık gibi hissedebiliyor. Sistem de çoğu zaman bu mekanik bakışı ister. Oysa insan; aklını, iradesini ve evrensel duygularını kullanarak karar veren, aldığı kararlarla çevresine ve topluma etki eden, bu etkiyi de ahlaki bir sorumlulukla taşıyan özgür bir faildir. Peki, bu özne olma bilincini günlük hayatımızda nasıl görünür kılıyoruz? Beş duyuyla algıladığımız dünyayı, içimizdeki ahlaki ve insani ölçülerden geçirirken, duygusal eğilimlerimizi sosyal ilişkilerimize nasıl yansıtıyoruz?


Bugünün gösteri kültüründe ve çoğunun dünyayı hizaya sokmaya çalıştığı bir ortamda, kendi iç dünyamıza dönüp bakma cesaretini ne ölçüde gösterebiliyoruz? Bana öyle geliyor ki bazen başkalarının eksiklerine odaklanırken, kendi tutumlarımızda oluşan çatlakları fark etmeyi ihmal ediyoruz. Oysa asıl dönüşüm; dışardakini düzeltmeye çalışmaktan önce kendimizi daha sahici bir gözle değerlendirebilmekten geçiyor.


Günümüz toplumunda en büyük açmazlardan biri, başkalarının davranışlarını yorumlamaya ve eleştirmeye daha fazla enerji harcamaktır. Toplumsal hayatı daha sağlıklı ve daha adil bir zemine taşımanın yolu; sürekli yargılayan bir tavırdan değil, önce kendi eylemimizi gözden geçirmekten geçer. Bunun için biraz yavaşlamak, zaman zaman durmak ve dikkatimizi kendi iç dünyamıza yöneltmek önemli bir süreçtir. Klişe tepkiler vermek ya da yalnızca söz düzeyinde kalmak çoğu zaman yapısal sorunları çözmeye yetmez. Asıl etkili dönüşüm, doğruyu söylemek kadar, doğru davranmayı da sürdürebilmektir.


Bir şeyi nasıl yaparsan, her şeyi öyle yaparsın.

Bu, modern psikolojide “davranışsal taşma” ve “karakter tutarlılığı” olarak da ifade edilir. Küçük davranışlarımızın bile iç dünyamız hakkında önemli ipuçları taşıdığını hatırlatır. Eşyaya, zamana, paraya ya da emeğe karşı gösterdiğimiz özen, çoğu zaman ilişkilerimize ve genel tutumumuza da yansır. Bu nedenle, kişinin yakın çevresine olan davranışları ile büyük alandaki yaklaşımı arasında güçlü bir bağ olduğunu söylemek mümkündür. Burada akla şu soru geliyor: Bir insan, belirli ilişkilerde son derece nazik ve özenliyken, yakın çevresinde ya da güç ilişkilerinin daha rahat hissettirdiği alanlarda aynı hassasiyeti sürdüremiyorsa, bunu nasıl değerlendirmeliyiz?


İnsanın iç dünyasında mayalanan değerler, niyetler ve alışkanlıklar, er ya da geç dışarı sızacak bir çatlak mutlaka bulur. Bu yüzden asıl olan vitrindeki kusursuzluk değil, karakterin içsel tutarlılığıdır. Gerçek olgunluk; göründüğümüz hal ile taşıdığımız öz arasında sarsılmaz bir ahenk kurabilmektir. Bütün sosyal rollerimizi, maskelerimizi ve menfaat hesaplarımızı bir kenara bıraktığımızda; kimsenin bizi izlemediği, hiçbir alkışın beklenmediği o en kimsesiz ve sessiz anlarda... Bizden geriye hakikatte nasıl bir iz kalıyor? Belki de yüzleşmemiz gereken en çetin soru budur.

Zira sanılanın aksine hiçbir sır gizli kalmaz. İnsanın bedensel dili, gözündeki o milisaniyelik ifade, sesindeki titreşim ve bulunduğu ortama taşıdığı o sessiz enerji, süslü sözcüklerden çok daha önce asıl hakikati fısıldar.

İç dünya ile dışa vurum arasındaki mesafe açıldıkça, kelimeler ruhunu yitirip cesetleşir. Buna karşılık, iç ile dış birleşip tutarlılık arttığında, en sıradan bir eylem bile derin ve inandırıcı bir hakikatin taşıyıcısı olur. Son tahlilde; insanın hayata attığı asıl imza, ustaca kurduğu cümlelerde değil sözsüz bir dille bulunduğu ortamda uyandırdığı o görünmez ama sarsılmaz tesirde saklıdır.


 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page